Parmakların hazır, ruhun taşkın, gözlerinin parıltıları ekrandan yansıyan iki elmas misali. Başlıyorsun cümlelerini oluşturmaya, duygularını sermeye çalışıyorsun, yeterince net olacağını düşünürken okuduklarını kendin bile anlamıyorsun… Yazmaya muhtaç ama eli kelepçeli bir mahkumsun. Duygularının mahkumu…

Sıkmaya başlıyor bedenin ruhunu. Özgürlüğüne çırpınışları içinde, kendini arıyorsun. Kafandaki tüm sesler tanıdıkken parmağına uğrayanların lisanı yok.

Konu arayışına giriyorsun. Ne yakıyor seni, neler acıtıyor canını, nelere kanıyor kalbin de yanakların nemleniyor hemen? Düşünüyorsun, düşündükçe duyguların soğuyor. Yaşıyorsun, düşünemediğin için satırların soğuyor. Nerede duygu tasvirlerin? Nereye kaçıştı bütün ilham kırıntıların? Hangi rüzgarla savruldu hislerin de ruhun üryan kaldı? Bilmiyorsun.

Tek bildiğin: Yazmak istediğin.

Yazamıyorsun.


Can Pazarı

Bir yerde sen ve yaşamına olan isyankarlığın, özgürlüğün, isteklerin ve yapamadıkların. Diğer yanda daha bunlara kızacak vakti bulamadan, belkide dünyaya gözlerini açamadan ölenler.

Bir yerde birileri ölüyor, ne kan bağın var ne tanışıklığın. Ama kardeşin onlar, din kardeşin, sadece insan olduğu için kardeşin, aynı göğe baktığın, aynı havayı soluduğun kardeşin, göremediğin, sarılamadığın ama akan gözyaşlarına yandığın kardeşlerin. Gözyaşlarından daha çok akan kanlarına yandığın kardeşlerin. Yanıyorsun değil mi? Gözyaşların durmuyor, dilin susmuyor, kalbin acıyor, lanet ediyorsun her gülümsemene. Onlar orada, o can pazarının içinde, nefes almaya fırsatları yokken sen burada yediğin her halta lanet ediyorsun.

Sevgilin terk edince üzülüyorsun, isteklerin gerçekleşmeyince üzülüyorsun, arkadaşının morali bozuk diye bile üzülüyorsun. Üzülüyorsun değil mi? Düşün şöyle bir, bak bir geriye nelere üzülmüşsün?

Onlarsa üzülmeye vakit bulamıyorlar. O kadar çok üzülecek şeyleri var ki, o kadar çok kayıpları… Neye üzülsünler şimdi, nerede ağlasınlar ya da? Her gece bombaların yağdığı, füzelerin hırçınlıkla savurduğu, yıkılan duvarların arasında mı?

Gözlerini yummaya korkuyorlar, aldıkları nefesin ses çıkarmasına. Çünkü biliyorlar ki gözlerini yumduklarında açamama ihtimali yarından daha yakın, sabahın aydınlığından daha yakın. Şimdi sen olsan, nasıl kaparsın gözlerini? Bir daha göremeyeceğin tüm şeylere bakmak varken, uyumak ne kadar gerekli ki?

Sonra bir an geliyor, her gün kokusunu duyduğun, kan bağın olan, kardeşin, anan, baban birini kaybediyorsun. Hadi şimdi açık tut gözlerini? Onların olmadığı bir dünyayı nasıl görüyorsun? Ya da şöyle sorayım en iyisi: Bunları düşünmeye bile fırsat bulabiliyorlar mı acaba?

Yanıyoruz ya burada, akıtıyoruz gözyaşlarımızı, gönderiyoruz lanetlerimizi o eli kanlı ülkeye, sonra ne oluyor? Uyuyorsun, uyanıyorsun. Yeni bir gün, yeni umutlar, yeni yaşamlar… Peki ya dünkü olanlar? Senin bilmediğin ama şimdi olanlar? Üzülüyorduk hani? Kandırıyoruz kendimizi, gerçekten yansak bu kadar sessiz kalamazdık.

Yazıyorum burada, daha onlarca söz, söylenilmesi gereken tonlarca küfür var. Lanetler yağdırıyor yüreğim, parmaklar bu kadarını yansıtabiliyor. En nihayetinde kısıtlı varlıklarız, tam yaşayamıyoruz her şeyi. Söyleyeyim, bir ya da iki gün sonra yine unutacağım. Ta ki yine bir habere, yine bir ölü resmine denk gelene kadar. Sonra başlayacağım tekrar yanmaya. Sen de aynısın, sen de öyle olacaksın. Hepimiz öyle olacağız peki ya onlar?

Yazıyorum ki buraya bunları, her gördüğümde yanayım iyice, o kadar yanayım ki burada yüzüm gülmeye utansın. O kadar yanayım ki nefes alırken yaşamaya utanayım. O kadar yanayım ki yüreğimdeki tüm dualar onlara ulaşsın.


Buradayım…


       

          Ufak bir tebessümle mi başlar hayat, yoksa ağlayarak mı? Çığlıklar atıldığında kimler duyar yüreğindekileri? Ne kadarımız anlaşıldığımızı hissederiz ya da anlarız çevremizdekileri?

          Korkular hakimdir hep yüreklere. Tam açamazlar kendilerini, kırılmaktan, incinmekten korkarlar. Bu yüzdendir anlaşılmazlıklarımız, yalnızlıklarımız. Halbuki yazarken bile ‘biz’dir onlar, sadece anlamak gerekir, yani yüreği sonuna kadar açmak. İşte bu yüzden buradayım.

          Kimler okuyacak, kimler gülecek bilemem ama yazılarla anlatabilirim kendimi en iyi. Konuşmalarım hep havada kaybolmaya mahkum saçmalıklardan ibaret olur zaten. Ya da ‘anlaşılmamaktan’ gelir cümlelerim. Bilmiyorum. Belki de ben kuruntu yapıyorumdur ha? Kim bilir…

          Yazılarımı kendime saklayıp başkalarına eziyet etmemeyi düşünürken, sihirli bir Puf ile buralara düştü yolum. Onun deyimiyle; ‘herkes okumalı’ydı benden çıkanları. Hoş mu geldim bilmem ama geldim işte. Ya kendimi anlatırım ya da saçmalarım. Yazarım ama, bıkmayacağım tek şeydir zira. Yüreklendirenlerim de çoktur zaten, Balance vardır Puf’un yanında.

          Her zaman böyle de olmaz yazılarım, bazen koparırım ipleri, çelişkinin insanıyım zaten. Buradan anlaşılır halim az çok. Sevdikçe yüreğimdekiler, eğlendikçe beynimdekiler konu olur satır aralarına.

          Kısaca; buradayım işte. Kimi zaman dilimle, kimi zaman kalbimle…